23 Şubat 2017 Perşembe

BİZİM BÜYÜK AKILSIZLIĞIMIZ

Telefonlar akıllandıkça biz aptallaştık. Çünkü içerisindeki uygulamalarla bilgiye hiç olmadığı kadar çabuk ulaşmaya başladık. Bilgiye çabuk ulaşmaya başladığımız için de artık onu öğrenme ihtiyacı duymaz olduk. Ancak edindiğimiz her bilginin bizim zekamız üzerinde etkisi olduğunu unuttuk. Herhangi iki şeyi karşılaştıramaz, belli durumlardan sonuçlar çıkaramaz olduk; kendimizi/ve dilimizi 200 kelimeye hapsettik, biz fazla konuşmayalım/yazmayalım diye emojiler girdi akıllı telefonlarımıza. Sadece okumadığımızdan değil, yaşayamadığımız için de kelime dağarcığımız azaldı. Çünkü akıllı telefonlarımızdan hayatı yaşayanların videolarını seyretmekle meşguldük o ara. Ama onlar da yaşadıklarını paylaşalım derken yaşadıkları anın tadına varamadılar.
Sonra evin atıl bir kenarında duran, üstüne dantel örtülmüş 35 ekran tüplü televizyonlarımız, evin baş köşesinde duran 165 cm (65 inç) ekranlı dev 4K UHD Android LED TV'lere dönüştü, ki şu kısaltmaların hiçbirinin anlamını bilmiyorum). Önceleri hayatımızda ve evimizde ufak bir yer kaplarken televizyonlar, böylece hem hayatımızda hem de evimizde en büyük yeri kaplamaya başladı. Dolayısıyla kendimizi onun parlak ekranından alamaz olduk ve iyice aptallaştık.
Ufacık bir buzdolabımız olurdu eskiden mutfağımızda, 2-3 gün ne yiyeceksek sadece onu saklamaya yarardı. Daha fazlasını ne siz alırdınız, ne de buzdolabı. Şimdi yeni evlenip ev düzecekler, 630 Lt. çift kapılı, gardrop tipi, derin donduruculu devasa buzdolaplarını alıp mutfaklarına yerleştiriyorlar. Sanırsın ki evlerinde ordu besleyecekler. Ama tabii, bu büyük buzdolabını bir de doldurmak gerek. Markette iki market arabasını doldurmak gerek önce, yarısı yenmeden çöpe atılacak olan gıda malzemelerini buzdolabına doldurmadan önce. Ve böylece "kocaman" limitli kredi kartındaki açığı daha da büyütmek gerek, ki sistemin bize verdiği "tüketici" tanımını hak edelim.
Tabii, eşyalar bu kadar büyüdükten sonra, onların sığabileceği daha büyük evlerin yapılması gerekir. Evler büyüdükçe, büyüyen odaları da eşyalarla doldurmak gerekir. Bir süre sonra 120 m.2 3+1 eve sığamaz oluruz. Daha büyüğünü isteriz. Öyle ya, insan hep daha büyük olsun ister!
Eşyalar büyür, evler büyür; evler büyüdükçe insan içinde bulunduğu yüzölçüme sığamaz olur, şehirler büyür. Onlar büyüdükçe büyümeyen tek şey insanın kalıbıdır, ama yine de hiçbir yere sığamaz insanoğlu. Ama bu kadar akıllı ve büyük teknolojilerle istila edilmiş hayatında kendi aklının/zekasının gittikçe ters orantılı olarak ufaldığının ve aptallaştı(rıldı)ğının farkına varamaz. Bunca elektronik aletin kendine sağladığı "boş" uygulamalarla hayatını öylesine yükler ki kendisine ayıracak zaman ve yer bulamaz kendi hayatında. Ekranda sürekli olarak "Full Memory/Dolu Hafıza" yazısını görmeye başlayınca, hayatından neyi çıkaracağına dair bir tercih yapamayacak konuma gelmiştir zaten.
Ve bütün bu kapitalist sisteme de "medeniyet" adını verir insanoğlu; ama o medeniyet en sonunda insanın gömüleceği 2m.'lik alanı da ona parayla satar. Sonra bütün o büyük yaşantınızı geride bırakarak o 2m.lik alana sığmak zorunda kalırsınız!

22 Şubat 2017 Çarşamba

KAYIP KİTAP

Bazı kitaplar vardır; sırtında adı vardır yazarı yoktur, yazarı vardır adı yoktur, ne yayıncısı ne de basımevi vardır, kim bilir belki de yazar varını yoğunu ortaya koyarak kendi bastırmıştır o kitabı. İşte okunduktan hemen sonra eski veya ikinci el kitap satan sahaflara satıldıkları için sadece sahaflarda bulabileceğiniz bu kitaplar Kayıp Kitaplar'dır... Kayıp Kitaplar ya bir şiir kitabıdır ya da yazarın kişisel dünya, doğa, kainat, din felsefesini anlattığı kitaplardır. Kişisel felsefeleri anlatan kayıp kitaplar ya Allah ve melekleri merkezli plan ve düzenlerden ya da uzaylılar ve Atlantis merkezli planlardan dem vururlar... Şöyle bir karıştırdığınızda kulağa saçma gelecek konularla dolu olduğunu göreceğiniz bu tür kitaplar, tamamen "bireysel" düşünceleri yansıtırlar. İşte ben, insanların birer "kişisel peygamber" gibi kendi içlerinden, ruhlarından, bilinçaltlarından veya Jungvari bir ortak bilinçüstü alandan aldıkları "vahiylerle" yazdıkları bu kayıp kitapların veya en azından birinin evrenin sırrını açıkladığını/açıklamış olduğunu düşünürüm. Bu nedenle gittiğim bütün kitapçılarda, genelde ayak seviyesindeki tozlu alt raflara atılmış bir şekilde gördüğüm kayıp kitapları mutlaka alıp, evimdeki "kayıp kitaplar kütüphanesi"ne koyarım.

Amacım mı? 

Amacım evrenin kayıp sırrını barındıran bilinci yeniden kurmak! 

21 Şubat 2017 Salı

DAHA'SI!

Daha yüksek binalarımız var ama fakirler hep bodrum ya da giriş katlarda oturuyor - yüksek binalar toplumdaki tabakalaşmanın sonucudur, çünkü üst katlarda oturmak hep pahalıdır-... 

Daha geniş oto yollarımız var ama o otoyollarda sürecek otomobilleri alacak paramız yok; yılda belki bir defa o da otobüsle geçiyoruz oralardan... 

Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama karşılığında günde sekiz en güzel saatimizden vaz geçmek zorunda kalıyoruz ve dolayısıyla yaşam kuracak vaktimiz olmuyor...

Daha çok harcıyoruz, daha çok şey satın alıyoruz, ama hepsi Çin malı veya en ucuzu... Her ay bu alışverişi aynı şekilde yenilemek gerekiyor... 

Daha büyük evlerimiz var, çünkü kapitalist sistemde küçük ev yapmıyorlar artık, dolayısıyla "Küçük Ev" dizisindeki sıcaklığı/samimiyeti yok evlerimizin artık... 

Daha çok eğitimimiz var ama o eğitimi de belirleyen (ve bizi yukarıdakilerine hazırlayan) bir sistemimiz var (ağaç yaşken eğilir, misali)... 

(İnternet çağında) daha çok bilgimiz var, ama hiçbiri güvenilir değil, mahalle dedikodosu gibi; bize sunulan neyse sadece alıyoruz. Kendimiz düşünmüyoruz, keşfetmiyoruz. Herşeyi (sisteme hizmet eden) başkalarına bırakmışız. Dolayısıyla en bilgemiz bile bir aptaldan başka bir şey değil... 

Uzayı fethettik evet, ama kendimizi bu fethin sarhoşluğunda kaybettik... Unuttuk, Babil Kulesi'ni yapan babillilerin başına ne geldiğini? 

Tanıdıklar çoğaldı, ama güvenimiz azaldı, paranoyamız arttı! 

Unuttuk tanrı misafirini...

Varlığımızı, varoluşumuzu sadece "mal"a bağladık!

Yok oluyoruz, o kadar…

17 Şubat 2017 Cuma

ÇİZGİ ÜZERİNE



Düz bir çizgi hayatımızı nasıl ve ne kadar değiştirebilir? Sanırım bu biraz da o düz çizginin  neyi simgelediğine bağlı! Afrika ülkeleri gibi düz çizgilerden oluşan ülke sınırlarınız varsa eğer, bu “paylaşılmışlığın”, “sömürülmüşlüğün” ya  da  “parçalanmışlığın”  simgesi  olabilir  ancak!  Ya  da  bu  düz  çizgi geçmemeniz gereken bir engel olarak size sunulmuştur ve çizginin gerisinde “Beyaz çizgiyi geçmek tehlikeli ve yasaktır.” levhası yükselmektedir. Oysa o sadece yere çizilmiş bir çizgidir, ama yasak olanı simgeler. Ya da bu çizgiler, dünyada bulunduğumuz noktayı anlatan coğrafi değerler oluverirler; bilmem kaçıncı doğu boylamı, bilmem kaçıncı kuzey enlemi vb. Oysa ne gören vardır ne de duyan bu çizgileri. Onlar da bu dünyadaki “yerimizi” simgeler. Bir de herkesin gördüğü, ama hiç kimsenin ona ulaşamadığı ufuktaki şu çizgi var. Eskiden nice insanın ona ulaşıp geçmek için denizlere açıldığı ve uğruna helak olduğu  çizgi.  Bir  bakışta  dünyanın  yuvarlaklığını  anladığımız  çizgi!  Biz gittikçe giden, baktıkça uzayan bir çizgi. Asla ulaşamadığımız ve bu yüzden de “ulaşılamayanı” simgeleyen çizgidir o da. Ayrıca herkesin hayatına bir dönem giren, başına bela olan X ve Y çizgilerini de unutmamak gerekir! Bir noktanın koordinatlarını belirten, ama hiçbirimizi koordine edemeyen çizgiler. Buradan bakınca sadece “koordinasyonsuzluğu” simgeliyorlar artık.
Düz bir çizgi hayatımızı  tamamen  değiştirip,  yönlendirebilir.  Belki  de hayatımızın sonunda bunu daha iyi anlarız. Çünkü geriye dönüp baktığımızda, hayatımızı düz bir çizgi olarak görürüz; monoton, tek düze, dalgalanması olmayan, 9’dan 5’e ilerleyen bir çizgi. Belki de bizim  için en büyük heyecan aslında bu çizginin sonundadır: Çizginin bittiği noktada başlar heyecan; o, ufuk  çizgisine  ulaşılmasıdır,  ya  da  hayatımızın  aslında  artık  koordine edilemeyecek ve bulunduğumuz noktanın tanımlanamayacak olmasıdır veya sınırların  kırılması,  yasakların  aşılmasıdır.  Çizginin  sonu  özgürlüktür, eşitliktir!
Ama en önemlisi de şu siyah ekrandaki kırmızı düz çizgidir. Özgürlük asıl bu çizgiden sonra başlar işte. Eskiden her atışta dup-dup sesinin eşlik ettiği, şimdi ise sadece uzun bir diiiiiiiiiiit sesinin yükseldiği ve peşi sıra sonsuzluğu getiren o düz çizgi: Benim çoktan öldüğümü simgeliyor ve duyuruyor!

16 Şubat 2017 Perşembe

EŞİTLİKÇİ İLKEL TOPLULUK/ KATMANLI UYGAR TOPLUM-I


Wikipedia’nın "Dünyanın Evrimi Kuramı" maddesinde, "Neolitik Kültür Evresi Başlangıcı" başlığı altında M.O. 3000 tarihini açıklayan bir cümle " Eşitlikçi ilkel topluluktan katmanlı uygar topluma geçiş (Uluslar)". 

Eşitlikçi ilkel topluluk>Katmanlı uygar toplum

Bir topluluk nasıl katmanlı bir (uygar) topluma dönüşür? Katmanlı yani sınıflara ayrılmış; toplumu oluşturan insanlar arasında farklılaşma ve ayrım (kategorizasyon) olmuş. Bu ayrımlara rağmen topluluk, daha bütüncül bir anlam içeren topluma nasıl dönüşmüş? Bunu sağlayan nedir? Katmanlı bir toplum, eşitlikçi bir toplum mudur?

Hiç şüphesiz toplumu katmanlaştırıp, alt ve üst tabakalara ayıran, bir kısmın zenginleşirken, bir kısmın da fakirleşmesidir. Daha fazla paraya sahip olan/kazanan ve onu kullanan üst tabakayı oluştururken; paraya sahip olmayan/az kazanan ve üst tabaka tarafından kullanılan/sömürülen kısım da alt tabakayı oluşturmaktadır. Öyleyse, tabakaların/sınıfların oluştuğu, dolayısıyla sömüren ve sömürülenlerin olduğu bir toplum "uygar" ya da "modern" olarak tanımlanabilir mi? Ya da eşitlikçi? Gelir dağılımının eşit olmadığı ve iki sınıf arasında uçurumların olduğu bir toplum nasıl "eşit" olabilir? Üst tabaka 'paranın sağladığı bütün getirileri yasarken (rahatlık ve kolaylık); alt tabaka da 'parasızlığın' getirdiği bütün eşitsizlikleri yaşayacaktır.

"Bilim, teknoloji, sağlık ve adalet sermayeye hizmet eder." Paran varsa özel hastanelere gidersin, özel doktorların olur; pahalı avukatların olur; hiç olmadı gerekli yerlere gerekli ödemeleri yapabilirsin; teknolojinin en son ürünlerini takip edersin vs. vs. vs. Bu ayrım bugün en net şekilde tüplü TV ve LCD TV kullanımında görülmektedir. Tüplü TV almaya kalktığınızda, bugün için artık piyasada çok az satıldığını göreceksiniz; hatta bazı yerlerde bulamayacaksınız ve hatta satıcının "Tüplü TV mi kaldı artık!" dediğini duyacaksınız. Ama bu durum tüplü TV’nin hala LCD TV'nin üçte biri fiyatında olduğu gerçeğini değiştirmiyor (en ucuz LCD TV'nin fiyatı en iyi durumda 900 TL'den başlıyor; tüplü bir TV ise 250-300 TL.). Bu da yaşantımızın alt tabakaya göre değil, üst tabakaya göre şekillendirildiğini gösteriyor.

Bunca eşitsizliğe rağmen, günümüz toplumu modern/uygar toplum olarak adlandırılırken; "eşitlikçi" olarak tanımlanan topluluklar 'ilkel' olarak adlandırılıyor. 'İlkel' olarak tanımlanan 'eşitlikçi' toplulukların böyle olmasının sebebi de öyleyse, bünyelerinde 'para' ve bunun sonucu oluşan 'ticaret' kavramlarını barındırmamalarıdır. Çünkü ilkel topluluklar 'mülkiyetleme' üzerine kurulu ticaretle değil, ortak ve eşit paylaşımla hayatlarını devam ettirirler. Ticaret ve alışveriş, para kavramının olmadığı ve paylaşıma dayalı ilkel topluluklarda yeri olmayan bir durumdur. Bu nedenle ilkel topluluklar çıkarcı değil, yardımlaşmacı ve paylaşımcı bir durum içindedirler; ancak bu işbirliği modern toplumlarda para karşılığı (ticaret) ve belli bir çıkar gözetilerek (ki bu da kârdır) yerine getirilmektedir. "İnsan, ihtiyaçlarını gidermek için öteki insanlarla işbirliği yapmak zorundadır." Ancak bu işbirliğinin bir ticarete dönüşmesi modern ve kapitalist toplumlarda gerçekleşmektedir ve böylece insanlar ihtiyaçlarını sahip oldukları para kadar karşılayabilmekte veya karşılayamamaktadırlar; bu da katmanlı 'modern' toplumların günümüze hediyesidir. 

9 Şubat 2017 Perşembe

DOĞADAN KOPUŞUMUZUN DAYANILMAZLIĞI

 
- Beykoz'da 5 farklı yerde orman yangını.
- 3. Boğaz köprüsünün yanlış yere yapılması sonucu 250.000 ağaç boşa kesildi.
- Kaz Dağları altın işletmecileri tarafından delik deşik edilmekte.
- Daha nice taş ocağı kim bilir nerelerde yüzlerce ağacın canına kıyıyor. 
- En son Sürmene kış günü Arap şeyhine peşkeş çekilmek için yakıldı.

Bugün artık, bize orada öylece sanki hiçbir şey yapmadan duruyormuş gibi gelen ağaçların ve diğer tüm nebatatın da birer "canlı" olduğu, sözden de öte bilimsel olarak ispatlanmış durumda. Hatta bitkilerde bizim gibi nefes alıp veriyorlar, dolaşım sistemleri var, üreme sistemleri var vs. Hatta bazı araştırmacılara göre bizim gibi, duygulara da sahipler ve bizden öte olarak iyi ile kötü duyguları hissedip buna karşı duygusal tepkiler gösterebiliyorlar. Biz onları duyamasak da bir orman yangının da, biri onları keserken daha eylem grçekleşmeden bunu hissedip çığlık atabiliyorlar... Yani bildiğiniz "canlılar"! Keza hayvanlar da öyle. Düşünemiyor olmaları (ki duygusal tepkiler vermeleri bir nebze de olsa düşünebildiklerini gösteriyor), konuşamıyor olmaları (ki aslında konuşabiliyorlar kendi dillerince sadece gene biz onları anlayamıyoruz) onları insandan daha değersiz "canlılar" statüsüne koymuyor. Ama biz her nedense insan türüne girmeyen her canlıyı "ot" veya "hayvan" olarak adlandırıp, onlara değersizmiş gibi davranıyoruz.

Evet, aslında bir nebze doğru bu! Evet, onlar gerçekten de değersizler; ama bizim "uygarlık", "modernlik", "teknoloji" dediğimiz kavramlar için değersizler. Bizim betonlaşma dediğimiz yapılaşma için değersizler. Oysa tabiatın bu doğal sirkülasyonu içinde en küçük karıncanın bile bir yeri, görevi varken; insanoğlu tabiatın doğal sirkülasyonundaki yerini kendi elleriyle yoketmeye başlamış ve böylece dünyadaki varlığının da amacını unutarak, kendi "anlamını" da yitirmiştir. Diğer taaftan insanoğlu kendine doğanın dengesini bozup sözde yaşam alanları oluştururken, aslında doğada asla kendine yer bulamayacak olan "sokak hayvanı", "ev hayvanı" gibi tabirler de yaratmıştır. Oysa bir zamanlar o hayvanların hepsi, biz oralara beton ve asfalt dökmeden önce doğal ortamındaki canlılardı. Diğer taraftan yuvasını, doğasını elinden alıp sokağa attığı bu canlıları; bu sefer bir süper kahraman veya kurtarıcı edasıyla kendi evine alarak, onlara beton evinin salonunda, balkonunda bakmaya başladı. Yine yok ettiği nebatatı evinin salonuna ve balkonuna taşıyarak, dünyaya ait olan bitkileri ufak bir saksıda büyütmeye başladı. Böylece artık bir parçası olmadığı doğanin, küçük bir simülasyonunu yaratarak vicdan azabinı azaltmaya çalıştı insanoğlu. Oysa bitkiler toprağa kök salmak ister, yapraklarını güneşe, gökyüzüne çevirmek ister; hayvanlar özgürce koşmak isterler doğada.

Şimdi bu kadar şeyi niye anlatıyorum. Bu ülkede "Kasten Adam Öldürme suçunun cezası ''Müebbed Hapis'' cezası ile cezalandırılmaktadır"; "adam"dan kasıt insan, yani bir canlı. Ama yeryüzü ve doğanın diğer canlıları olan nebatat ve hayvanları öldürmenin cezası ne?

Hemen paylaşalım "Tedbirsizlik ve dikkatsizlik ile orman yangınına sebebiyet verenler iki yıldan beş yıla kadar hapis ve ikiyüz milyon liradan beş yüz milyon liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır. Orman alanında yangın sonucu hasıl olan zarar fahiş ise mahkeme suça mahsus cezayı yarına kadar arttırır. Hafif ise yarısına ve eğer pek hafif ise üçte birine kadar eksiltir. Yangın, bir sahsın hayatını tehlikeye koymuş olduğu takdirde ceza dörtte bir oranında, ölüm meydana gelmiş ise ayrıca yarı nisbetinde arttırılır. Kasten orman yakanlar on yıldan on beş yıla kadar ağır hapis ve beşyüz milyon liradan bir milyar liraya kadar ağır para cezasına mahkum edilir. Bu fıkradaki suçun işlenmesi nedeniyle yanan orman alanı üç hektardan fazla olduğu takdirde verilecek ceza bir kat arttırılır ve yangın bir şahsın hayatını tehlikeye koymuş olduğu takdirde verilecek ceza ayrıca bir kat daha arttırılır. Ölüm meydana gelirse müebbet ağır hapis cezasına hükmedilir." Yani siz yüzlerce ağacı kasten yakarsanız 10-15 yılla kurtulacaksınız ki infaz yasasıyla da 2-3 yıla kadar çıkacağına da eminim bunu yapanın. Ormanı yakmaktan müebbet yemeniz için, için de bir adamın da ölmesi gerekiyor!

Peki bir hayvanı öldürmenin cezası nedir?
Hayvan öldürmenin cezası yoktur!

Kısaca "İnsan" dışındaki her canlının hayatının bu kadar ucuz olduğu bir dünyada (ki aslında bizim ülkemizde insan hayatı da ucuzladı AKP sayesinde), yarattığımız bunca dengesizliğin de elbet bir sonucu olacaktır gelecekte. İnsanın çağımızda yaşadığı psikolojik çöküntü ve "anlam kaybı" yanı sıra uygarlığımız da doğaya verdiği zararın karşılığını alacaktır dünyadan.

Kim bilir belki de diğer canlıların da ne kadar değerli olduğunu anlayabilmemiz için "Kasten Adam Öldürme suçunu", "Kasten Herhangi Bir Canlıyı Öldürme suçuyla" değiştirmemiz gerekmektedir! 

7 Şubat 2017 Salı

ISINAN EVLER, ÜŞÜYEN RUHLAR

 
Ben küçükken evimiz aynen böyleydi işte; üniversiteye başlayana kadar o kütüphaneli divanda yattım ben.
Babam henüz sağken, gecenin bir yarısı yer sofrası kurup odanın ortasına o sobanın üzerinde ekmek kızartıp üzerine kırmızı biber-tuz ekip yedik biz.
Üzerinde çay demleyip, yemek ısıttı annem; kestane kızartıp yedik nice seneler.
Yediğimiz portakalın, mandalinanın kabuğunu o sobanın üzerine koyup "doğal" oda spreyi yaptık biz.
Okuldan dönünce o sobanın önünde ısındık kış günleri, önüne bağdaş kurup radyo piyesleri dinledik.
Soba borusuna takılı askılarda çamaşır kuruttuk.
Çok soğuk gecelerde bütün aile kıvrıldık sobalı odaya.
Odun taşıdık 3 kat yukarıya kömürlükten, soba kovasını temizledik 3 kat aşağı indirerek.
Öyle kapı aralığına tırmanan bir abim vardı, televizyonun karşısında gece boyunca uyuklayan bir babam ve örgüsü hiç bitmeyen bir annem vardı.
Arka odada böyle yaylı bir divan vardı, sağa sola dönerken gacırdayıp durur ve üzerinde yatılmadığı zaman bir kilim örtülü olurdu üzerinde.
Her yaz geldiğinde tekrar kaldırdık o sobayı, yeniden kurmak için gelecek kış...

Artık evler kaloriferli, doğal gazlı, vs. açıyorsun kombiyi ev ısınıyor...
Ama işte "sıcak" olmuyor artık...
Ruhlar buz gibi...